Eğitim İmroz laneti, Gökçeada kasveti 28.Selanik Uluslararası Belgesel Festivali’nden ödüllü SÜRGÜN(LER), Bir Adadan Hikâyeler belgeseli Ege’nin habis çıbanı İmroz’a odaklanıyor Hakan Kaplan 6 Nisan 2026 Başından itibaren Türkiye’nin medarı iftiharı olarak lanse edilmiş Lozan Antlaşması bilhassa İmroz’a (Gökçeada) gelindiğinde tökezler. Çanakkale Boğazı’na stratejik yakınlıklarından dolayı Ege’nin sadece iki adası, İmroz ve Bozcaada Türkiye’ye verilmiştir; Yunanistan’ın görevi ise garantör devlet olarak söz konusu adaların kadim halkı soydaşlarının haklarını gözetmektir. Lakin Yunanistan mevzu bahis adalarda yaşayan ve mutlak çoğunluğu oluşturan Rumlar’la alakadar olacak durumda değildir; dolayısıyla Türkiye bu iki adanın Rumsuzlaştırılma planını sinsice yürürlüğe koyar ve yüksek derecede muvaffak olur. Selanik belgesel festivalinde SÜRGÜN(LER), Bir Adadan Hikâyeler (EXILE(S), ιστορίες ενός νησιού/EXILE(S), tales from an island) filmi başladığında karşımıza çıkan 1923 tarihli Lozan Antlaşması’yla ilintili “Gökçeada” ifadesi bazı seyircilerin irkilmesine yol açtı. Ne de olsa İmroz, Türkiye Cumhuriyeti genelindeki kadim halkların yaşadığı yerleşim adlarını değiştirme operasyonuna ancak 1970’te maruz kalmıştı. Zaten Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı okul müfredatındaki kitaplarda adanın adı bize resmen İmroz olarak öğretilmişti ve dayanaksız görünen bu değişim kolay kolay hazmedilecek gibi değildi. Acaba belgeselin yönetmen, senaryo yazarı, kurgucu, görüntü yönetmeni ve dağıtımcı hanesinde adı olan, ayrıca Sofia Eksarhu ile prodüktörlüğü üstlenmiş, on parmağında on marifet Yorghos İliopulos bunu bilmiyor muydu? Yoksa adaya Anadolu’dan, hatta Bulgaristan’dan Türkiye tarafından yerleştirilmiş Müslümanlara odaklanan, suya sabuna dokunmayan “korkak” bir belgeselle mi karşı karşıyaydık? Osmanlı döneminden başlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse ilk 50 yılı boyunca adanın, Rumca “İmvros”tan devşirilerek Türkçe’ye girip kronikleşmiş “İmroz” adına yazık değil miydi? Üstelik Wikipedia’da, İngilizce dahil birçok dilde adanın adı orijinaline yakın şekilde, Imbros olarak kayıtlı olmayı sürdürüyordu. Kasvete sert intibak! Filmin ilk karesinden itibaren bir kırıklıklar silsilesiyle yüzleşmemiz başlıyor. Çorak bir coğrafyanın ortasında plastikten mamul dev bir dinozor heykeliyle süslü çocuk parkında yaşlı bir adam görüyoruz; testereden mamul müzik çalgısı eşliğinde klasik Türk mûsıkîsi eserleri icra ediyor. İnsanın mevzu bahis sekansta içinin burkulmaması ne mümkün! Ardından yıkık evler, toprak yollara devrilmiş duvarlar, terk edilmiş mekânların arasında koşuşan çocuklar ve aynı ortamda serbestçe gezinen büyükbaş hayvanlar… Neyse ki çocukların bulaşıcı enerjisi bizi alıp daha neşeli bir hâletiruhiyeye sevk ediyor; hatta aralarındaki bir kız çocuğunun iyi niyetli rehberliğinde ikamet ettiği köy ve ada hakkında malumat sahibi bile oluyoruz! İmroz’a devlet tarafından göç ettirilmişler dışında kendi inisiyatifiyle, ülkenin en doğusundan en batısına adeta sığınmış Kürtleri de bu vesileyle tanımaya başlıyoruz. “Azınlıkların derdinden sadece azınlıklar anlar” söylemini ispat edercesine, aydınlık yüzlü bir Kürt genci kendine “İmrozlu” demeyi kesinkes tercih ettiğini söylüyor. Adada senelerce estirilmiş milliyetçi fırtınadan yalnız Rumlar değil, belli ki Kürtler de mağdur olmuş. Dolayısıyla ırkçılık ve kötü muameleye tabi tutulduklarında azınlıkların birbirine sığınma ve kenetlenme refleksi belli ki burada da tetiklenmiş. Yıkıntılar arasında yaşamaları bir yana Shinudhi (Dereköy) ahalisinin yeni sakinleri sanki zaman tünelinde hapsolmuş, kendi coğrafyalarındaki geleneksel yaşamı adeta birebir sürdürüyor. Adada imkânsızlıklar belli ki bazıları için kadere dönüşmüş; oysa yanı başlarındaki bir yerleşimde, fuzuli de olsa çağdaş yaşamın lükslerine erişmekte güçlük çekmeyenlerin varlığı da malum. Ya korunması gereken tabiat alanlarında arsızca